Kütahya Sosyal Bilimler Lisesi
Köşe Yazarı
Kütahya Sosyal Bilimler Lisesi
 

Ahmet İREN - Bir Milyonun Yarısı

  İnsanın düşüneceği uzun saatleri vardır kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda. Yaşadığı hayattan tutun da, kurduğu cümlelere kadar aklına gelir çoğu an. En çok da yaptığı işi sorgular, belki de benim gibi. Acaba der, benim için ne ifade ediyor yürüdüğüm bu yol. Öğretmenlik diyorum kendi kendime. Sadece dört heceye sıkıştırılmış bir meslek mi bana kalan? Verilen cevap hep aynı oluyor bende;  Hayır daha fazlası... Nedendir bilmem uzun bir koşuşturmacanın ardına saklanmış huzuru hissetmemi sağlıyor. Öğretmen kelimesi yılların getirdiği ve çığ misali büyüyen bir sevgiyi anlatıyor söylendiğinde. Üslubu farklı olan insanların hayatı öğretişi olduğuna inanıyorum bu görevin. Bir hane fazla endişeleniyorsunuz, yüzlerce kişi için bazı durumlarda fedakârlığın tadını sorumluluğun yükünü alıyorsunuz. Ama En güzeli de tüm yorgunluğunuzu, evlat saydığınız öğrencinizden gelen ufak bir tebessüm alabiliyor ve daha da bağlanıyorsunuz bu peygamber mesleğine. Öğretmen olmak bir başkadır, gizli bir özneye bürünmektir. Koskoca bir çuval taşır sırtında. Emeklerden ilmek ilmek örülmüş, her öğrencisinden ayrı ayrı izler barındırır. Kimi zaman, yamalar eklenir o ağır çuvala ama taşımaktan asla vazgeçmez -evlat bildiği- öğrencilerinin yüklerini, onda bıraktığı anıları. İşte ben de her kasım rüzgârında kulağıma çalan bir öğrenci mektubunun (pardon evlat mektubunun) mısralarını taşıyorum çuvalımda ve taşımaktan gurur duyuyorum bu mısra çuvalını. İşte mesleğimin hüznünü, gururunu huzurunu sevincini taşıyan bu çuvaldan çıkan bir hatıram.  2000’li yılların başı, zamanın takvim yapraklarını yıprattığı mübarek ramazan ayı günleri. Kasımın yüzü, biraz da geçmiş zamanların hasretiyle çalıvermişti kapımı. Önceden çalışmış olduğum bir okuldan,  yeni okuluma tayinimin çıktığı zamanlardı. Bir önceki okulumdan aldığım bir telefonla 24 Kasım Günü için öğretmenler adına düzenlenen programa davet edilmiştim. Sözde eski olan, ama benim için gönlümden silinmeyen öğrencilerimin bu daveti, bende eski okuluma doğru bir pencere açmıştı. Zor zamanlara tanıklık ettiğim o okuldaki öğrencilerimin azmini, sanki karanlıkta buldukları bir tutam ışıkmış gibi sarıldıkları geleceklerini, hele ki okul yolunu aşındırdıkları, tozlu ve yıpranmış ayakkabılarının taşıdığı bedenlerdeki umudu iyi ezberlemiştim. Çaresizliğin tadını iyi bilen, yokluğun içine karışmış ve tek sığınakları okumak olan masum samimiyet kokan menfaatsiz tertemiz yürekli öğrencilerimdi onlar. Programın olduğu gün gelip çattığında buruk bir sevinç ve anıların özlemiyle eski okulumun yolunu tutmuş, öğrencilerime kavuştuğumda edeceğim sohbetlerin hayaliyle okula varmıştım bile. Gelir gelmez hepsiyle konuştum ve hasret gidermeye çalıştım Başıma toplanmaları öğretmenim keşke gitmeseydin demeleri hüzünlendirmişti beni. Gönüllerinden kopan mütevazı hediyelerini verirken ki heyecanlarını   (durumu iyi olanalar pilot kalem selpak mendil; durumu iyi olmayanlar sadece selpak mendil) ben de yaşıyordum neredeyse.  O sırada gözlerim bir öğrencime daha rastladı. Bana doğru yaklaştıkça kim olduğunu daha iyi anlamıştım bu kız çocuğunun. Saygısını hiç eksik etmeyen, her zaman duyguların en güzelini yüzünde görebileceğiniz cinsten, bedenen zayıf ama karakter ve samimiyet anlamında sağlam duruşlu bir öğrencimdi. Biraz sonra elinde kenarlarıyla oynadığı gazeteyle sarılmış ufak hediye paketini uzatmakla uzatmamak arasında gidip gelen bir hareketle bana verdi teşekkürlerimin arasında. (Bu öğrenci, 13 yaşında şeker hastalığıyla tanışmış hastalığı yüzünden ellerinde yaraları geçmeyen ayakkabısının ucundan baş parmağı çıkan maddi durumu müsait olmayan manevi dünyası hiçbir mücevherle ölçülemeyen ……..isminde öğrencim. Nasıl öylece anlatılır, nasıl ifade edilir bilmiyorum ama en lüks hediyenin bir kalem, bir selpaktan fazlası olmadığı bir durumda, böylesine bir sevgiyle karşılanıp böylesine masum hediyelere layık görülmenin üzerinde hiçbir fedakârlıkla tanışmamıştım. O günü ardımda bırakıp okuldan ayrıldığımın akşamında gazete kâğıdıyla kaplı olan hediyeye gitti elim. Bir selpağın yanına iliştirilmiş mektupla karşılaştım. Okurken ağlamaya başladım eşimin hayırdır ne oldu sorusuyla mektubu ona verdim beraber ağlaştık. Çünkü okuduğum her kelime sanki beynimde yankılanıyordu. Şöyle diyordu mektubunda canım kızım: “ Öğretmenim, Hastalığımdan dolayı biliyorsunuz okula sık devam edemiyorum. Okula geldiğimde sizin tayininizin çıktığını ve okuldan ayrıldığınızı duydum. O gün çok üzüldüm hatta bir arkadaşıma Ahmet Hocamı bir daha göremeyecek miyim? Sorusunu yöneltmişim ilk duyduğumda…  Aradan birkaç gün sonra “24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlama” programına arkadaşlarımın sizi davet ettiğini duydum ve Sizi yeniden görmek için sabırsızlanıyor ve heyecanlanıyordum. O günün bir öncesinde annemin vermiş olduğu 1 milyon lira kafamı karıştırdı. ‘Kızım okuldan gelirken ramazan pidesi al.’  Deyip verdiği para aileme göre çok yanlış, bana göre ise çok doğru bir kararı almam noktasında ikileme düşürdü beni. Şöyle ki: Ya size hediye olarak selpak mendil alacaktım ya da evimize ramazan pidesi. Ya size hediyemi verip gönlümü rahatlatacaktım ya da pide alıp annemin sözünü tutacaktım. Kararımı verdim. Daha sizle bir yıl olmasına rağmen bize çok büyük sevgi ve saygı sunan kıymetli öğretmenime hediye aldım. Umarım mutlu olmuşsunuzdur. Emeklerinize karşılık daha başka şeyler almak isterdim ancak durumumuzu biliyorsunuz olmadı. Her ne kadar eve döndüğümde pideyi almadığımdan dolayı azar belki de dayak yiyeceğimi bilsem de bu yolu tercih ettim. Ama sizin için değer öğretmenim.” Bu satırları okudukça düşüncelerim ağırlaşmış vaziyette, karşı karşıya kaldığım tarifsiz duyguyla boğuşuyordum. ‘Öğretmenlik’ dedim usulca ve kendi kendime. Ne çok şey anlatıyordu aslında kendi içinde. Çoğu zaman bilinmeyen şeyleri açığa çıkarıyordu bilgisiyle. O gün ise öğretmenliğin sadece ‘öğretmek’ değil, yeri geldiğinde, ansızın hiç ummadığınız şeyleri ‘öğrenmek’ olduğunu anlatmıştı. Bu, küçükken belki de adı duyulan ilk meslek, bana sırtımda taşıdıklarımın karşılığını bu şekilde bir kez daha şunu haykırıyorum öğretmenlik sadece beyni değil hem beyni hem gönlü dengeli besleyen bir meslek olmalıdır. Ayrıca başka bir öğrencimin (meslek lisesi öğrencisi)  yazmış olduğu veda mektubunda “Hocam ilerde belki mühendis olamayacağım ama sizin bize kattıklarınızdan sonra şundan emin olabilirsiniz belki üniversite filan kazanamayacağım belki başarıl olamayacağım ancak hayırsız ve vefasız bir insan kesinlikle olmayacağım. Sözünü veriyordu.  Aradan yıllar aylar günler geçti, zaman hala, hızıyla işlemekte varlığını takvimlere ama ben o mektuba yazılanları, her Kasım rüzgârı estiğinde aklıma işliyorum ağır ağır. Dediğim gibi öğretmen olmanın ayrıcalığını her gün bir başka tadıyorum. Çünkü geçen zamanın hiçbir şey eksiltmesine izin vermiyorum, ne benden ne de o mektuptan… Derler ya, öğretmenler yarınların ışığını yetiştirir diye. Aslında ben o öğrencime yalnızca bir mum alevi bahşetmiştim öğretmenliğim süresince (öğrettiklerimle), oysaki o bana küçük bulduğu hediyesiyle ve mektubuyla farkında olmadan bir güneş sunmuştu yüreğime ve mesleğime. Öğrencilerim, yollarına tuttuğum mum alevinde zaman zaman tökezlediler mi bilmem ancak emin olduğum tek şey, bir yerlerde insanlara mutluluğu, şaşkınlığı ve gururu aynı anda yaşatmayı öğretmekteler.  Öğretmenleri olmaktan şeref duyduğum yüzlerce öğrencime sevgilerimle…                                                                                                             Ahmet İREN                                                                                    Kütahya Sosyal Bilimler Lisesi Müdürü
Ekleme Tarihi: 24 Kasım 2022 - Perşembe
Kütahya Sosyal Bilimler Lisesi

Ahmet İREN - Bir Milyonun Yarısı

 

İnsanın düşüneceği uzun saatleri vardır kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda. Yaşadığı hayattan tutun da, kurduğu cümlelere kadar aklına gelir çoğu an. En çok da yaptığı işi sorgular, belki de benim gibi. Acaba der, benim için ne ifade ediyor yürüdüğüm bu yol. Öğretmenlik diyorum kendi kendime. Sadece dört heceye sıkıştırılmış bir meslek mi bana kalan? Verilen cevap hep aynı oluyor bende;  Hayır daha fazlası... Nedendir bilmem uzun bir koşuşturmacanın ardına saklanmış huzuru hissetmemi sağlıyor. Öğretmen kelimesi yılların getirdiği ve çığ misali büyüyen bir sevgiyi anlatıyor söylendiğinde. Üslubu farklı olan insanların hayatı öğretişi olduğuna inanıyorum bu görevin. Bir hane fazla endişeleniyorsunuz, yüzlerce kişi için bazı durumlarda fedakârlığın tadını sorumluluğun yükünü alıyorsunuz. Ama En güzeli de tüm yorgunluğunuzu, evlat saydığınız öğrencinizden gelen ufak bir tebessüm alabiliyor ve daha da bağlanıyorsunuz bu peygamber mesleğine.

Öğretmen olmak bir başkadır, gizli bir özneye bürünmektir. Koskoca bir çuval taşır sırtında. Emeklerden ilmek ilmek örülmüş, her öğrencisinden ayrı ayrı izler barındırır. Kimi zaman, yamalar eklenir o ağır çuvala ama taşımaktan asla vazgeçmez -evlat bildiği- öğrencilerinin yüklerini, onda bıraktığı anıları. İşte ben de her kasım rüzgârında kulağıma çalan bir öğrenci mektubunun (pardon evlat mektubunun) mısralarını taşıyorum çuvalımda ve taşımaktan gurur duyuyorum bu mısra çuvalını.

İşte mesleğimin hüznünü, gururunu huzurunu sevincini taşıyan bu çuvaldan çıkan bir hatıram.

 2000’li yılların başı, zamanın takvim yapraklarını yıprattığı mübarek ramazan ayı günleri. Kasımın yüzü, biraz da geçmiş zamanların hasretiyle çalıvermişti kapımı. Önceden çalışmış olduğum bir okuldan,  yeni okuluma tayinimin çıktığı zamanlardı. Bir önceki okulumdan aldığım bir telefonla 24 Kasım Günü için öğretmenler adına düzenlenen programa davet edilmiştim. Sözde eski olan, ama benim için gönlümden silinmeyen öğrencilerimin bu daveti, bende eski okuluma doğru bir pencere açmıştı. Zor zamanlara tanıklık ettiğim o okuldaki öğrencilerimin azmini, sanki karanlıkta buldukları bir tutam ışıkmış gibi sarıldıkları geleceklerini, hele ki okul yolunu aşındırdıkları, tozlu ve yıpranmış ayakkabılarının taşıdığı bedenlerdeki umudu iyi ezberlemiştim. Çaresizliğin tadını iyi bilen, yokluğun içine karışmış ve tek sığınakları okumak olan masum samimiyet kokan menfaatsiz tertemiz yürekli öğrencilerimdi onlar.

Programın olduğu gün gelip çattığında buruk bir sevinç ve anıların özlemiyle eski okulumun yolunu tutmuş, öğrencilerime kavuştuğumda edeceğim sohbetlerin hayaliyle okula varmıştım bile. Gelir gelmez hepsiyle konuştum ve hasret gidermeye çalıştım Başıma toplanmaları öğretmenim keşke gitmeseydin demeleri hüzünlendirmişti beni. Gönüllerinden kopan mütevazı hediyelerini verirken ki heyecanlarını   (durumu iyi olanalar pilot kalem selpak mendil; durumu iyi olmayanlar sadece selpak mendil) ben de yaşıyordum neredeyse.  O sırada gözlerim bir öğrencime daha rastladı. Bana doğru yaklaştıkça kim olduğunu daha iyi anlamıştım bu kız çocuğunun. Saygısını hiç eksik etmeyen, her zaman duyguların en güzelini yüzünde görebileceğiniz cinsten, bedenen zayıf ama karakter ve samimiyet anlamında sağlam duruşlu bir öğrencimdi. Biraz sonra elinde kenarlarıyla oynadığı gazeteyle sarılmış ufak hediye paketini uzatmakla uzatmamak arasında gidip gelen bir hareketle bana verdi teşekkürlerimin arasında. (Bu öğrenci, 13 yaşında şeker hastalığıyla tanışmış hastalığı yüzünden ellerinde yaraları geçmeyen ayakkabısının ucundan baş parmağı çıkan maddi durumu müsait olmayan manevi dünyası hiçbir mücevherle ölçülemeyen ……..isminde öğrencim.

Nasıl öylece anlatılır, nasıl ifade edilir bilmiyorum ama en lüks hediyenin bir kalem, bir selpaktan fazlası olmadığı bir durumda, böylesine bir sevgiyle karşılanıp böylesine masum hediyelere layık görülmenin üzerinde hiçbir fedakârlıkla tanışmamıştım. O günü ardımda bırakıp okuldan ayrıldığımın akşamında gazete kâğıdıyla kaplı olan hediyeye gitti elim. Bir selpağın yanına iliştirilmiş mektupla karşılaştım. Okurken ağlamaya başladım eşimin hayırdır ne oldu sorusuyla mektubu ona verdim beraber ağlaştık. Çünkü okuduğum her kelime sanki beynimde yankılanıyordu. Şöyle diyordu mektubunda canım kızım:

“ Öğretmenim,

Hastalığımdan dolayı biliyorsunuz okula sık devam edemiyorum. Okula geldiğimde sizin tayininizin çıktığını ve okuldan ayrıldığınızı duydum. O gün çok üzüldüm hatta bir arkadaşıma Ahmet Hocamı bir daha göremeyecek miyim? Sorusunu yöneltmişim ilk duyduğumda…  Aradan birkaç gün sonra “24 Kasım Öğretmenler Günü Kutlama” programına arkadaşlarımın sizi davet ettiğini duydum ve Sizi yeniden görmek için sabırsızlanıyor ve heyecanlanıyordum. O günün bir öncesinde annemin vermiş olduğu 1 milyon lira kafamı karıştırdı. ‘Kızım okuldan gelirken ramazan pidesi al.’  Deyip verdiği para aileme göre çok yanlış, bana göre ise çok doğru bir kararı almam noktasında ikileme düşürdü beni. Şöyle ki: Ya size hediye olarak selpak mendil alacaktım ya da evimize ramazan pidesi. Ya size hediyemi verip gönlümü rahatlatacaktım ya da pide alıp annemin sözünü tutacaktım. Kararımı verdim. Daha sizle bir yıl olmasına rağmen bize çok büyük sevgi ve saygı sunan kıymetli öğretmenime hediye aldım. Umarım mutlu olmuşsunuzdur. Emeklerinize karşılık daha başka şeyler almak isterdim ancak durumumuzu biliyorsunuz olmadı. Her ne kadar eve döndüğümde pideyi almadığımdan dolayı azar belki de dayak yiyeceğimi bilsem de bu yolu tercih ettim. Ama sizin için değer öğretmenim.”

Bu satırları okudukça düşüncelerim ağırlaşmış vaziyette, karşı karşıya kaldığım tarifsiz duyguyla boğuşuyordum. ‘Öğretmenlik’ dedim usulca ve kendi kendime. Ne çok şey anlatıyordu aslında kendi içinde. Çoğu zaman bilinmeyen şeyleri açığa çıkarıyordu bilgisiyle. O gün ise öğretmenliğin sadece ‘öğretmek’ değil, yeri geldiğinde, ansızın hiç ummadığınız şeyleri ‘öğrenmek’ olduğunu anlatmıştı. Bu, küçükken belki de adı duyulan ilk meslek, bana sırtımda taşıdıklarımın karşılığını bu şekilde bir kez daha şunu haykırıyorum öğretmenlik sadece beyni değil hem beyni hem gönlü dengeli besleyen bir meslek olmalıdır. Ayrıca başka bir öğrencimin (meslek lisesi öğrencisi)  yazmış olduğu veda mektubunda “Hocam ilerde belki mühendis olamayacağım ama sizin bize kattıklarınızdan sonra şundan emin olabilirsiniz belki üniversite filan kazanamayacağım belki başarıl olamayacağım ancak hayırsız ve vefasız bir insan kesinlikle olmayacağım. Sözünü veriyordu. 

Aradan yıllar aylar günler geçti, zaman hala, hızıyla işlemekte varlığını takvimlere ama ben o mektuba yazılanları, her Kasım rüzgârı estiğinde aklıma işliyorum ağır ağır. Dediğim gibi öğretmen olmanın ayrıcalığını her gün bir başka tadıyorum. Çünkü geçen zamanın hiçbir şey eksiltmesine izin vermiyorum, ne benden ne de o mektuptan…

Derler ya, öğretmenler yarınların ışığını yetiştirir diye. Aslında ben o öğrencime yalnızca bir mum alevi bahşetmiştim öğretmenliğim süresince (öğrettiklerimle), oysaki o bana küçük bulduğu hediyesiyle ve mektubuyla farkında olmadan bir güneş sunmuştu yüreğime ve mesleğime. Öğrencilerim, yollarına tuttuğum mum alevinde zaman zaman tökezlediler mi bilmem ancak emin olduğum tek şey, bir yerlerde insanlara mutluluğu, şaşkınlığı ve gururu aynı anda yaşatmayı öğretmekteler.

 Öğretmenleri olmaktan şeref duyduğum yüzlerce öğrencime sevgilerimle…

 

                                                                                                          Ahmet İREN

                                                                                   Kütahya Sosyal Bilimler Lisesi Müdürü

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve dorukmedya.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.